Zekeriyaköy'den bir portre fotoğrafın ustası: Fethi İzan

Röpörtaj: Özlem Özkan

Fotoğraflar: Uluç Özcü

Lise yıllarından itibaren fotoğrafa dair kurduğu pek çok hayali, hem profesyonel hem de serilerden oluşan kişisel çalışmaları ile hayata geçirmiş olan Fethi İzan, reklam fotoğrafçılığı denilince akla ilk gelen isimlerden biri. Prodüktör eşi Hüsniye Ünal İzan, kızları Naz (13) ve kedileri Lolik ile birlikte 10 yıldır Zekeriyaköy’de yaşıyorlar. İzan Ailesi ile bir pazar gününün tatlı uyuşukluğunda, bir evin ya da coğrafyanın çocukluktan bugüne hayatımıza kazıdığı izlere ve Zekeriyaköy’de yaşama dair sıcak bir sohbet gerçekleştirdik.

Fethi İzan kimdir?

Niğde’de doğduktan sonra okul öncesi çocukluk günlerini İsveç’in başkenti Stockholme’de geçiren Fethi İzan, lise öğrenimini Adana Koleji’nde tamamladı. Çukurova Üniversitesi Kimya Bölümü’nde devam eden öğrenciliği süresince fotoğraflarıyla ulusal ve uluslararası sergilere katıldı, ödüller aldı ve reklam fotoğrafçılığına da bu dönemde adım attı. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nda öğrenciliğe başladığı yıllarda, Güneş Gazetesi’nde fotoğraf editörü ve fotoğraf muhabiri olarak görev aldı. Daha sonra bir multivizyon kuruluşunda, prodüktör/yönetmen olarak ulusal ve uluslararası tanıtımlar gerçekleştirmeye başladı. 1993 yılında profesyonel reklam fotoğrafçılığı yapmak üzere, bir arkadaşıyla birlikte Utopia Fotoğraf Prodüksiyon şirketini kurdu. 2010 yılında ise sanat yönetmeni ve prodüktör iki arkadaşıyla birlikte, fotoğrafçı, ajans ve markalara, stüdyo, prodüksiyon ve post prodüksiyon hizmetleri veren bir platform sunma hedefiyle, P Blok’u kurdu. Reklam fotoğrafçılığında ağırlıklı olarak still life, life style ve portre fotoğrafları çeken, bu alanda ulusal ve uluslararası ödüllere sahip olan İzan, çeşitli serilerden oluşan kişisel çalışmalarını da devam ettiriyor.

Instagram sayfanızın profilinde, Amerikalı fotoğrafçı Dorothea Lange’in bir sözünü paylaşmışsınız: “Kamera, size kamerasız nasıl görmeniz gerektiğini öğretir”. Bu sözü okuduğumda, “bakmak” ve “görmek” arasındaki farka dair okuduğumuz metinler aklıma geldi. Sizce çocukluğunuzdan bugüne “görmeyi” öğrenmenizde neler etkili oldu?

F.İ.: Dorothea Lang’in sözü benim için önemli, çünkü kameranın başlı başına “görme” eylemini değiştiren, dönüştüren, öğreten bir gücü var. Kameranın çerçevesinden bir kere bakan insan “görmeyi” öğrenmeye de başlıyor. Dolayısıyla kameranın arkasından ilk baktığım an, nasıl bakmam, neyi görmem gerektiğini öğrenmeye başladığım andır. Çocukluk yıllarımdan başlayarak, bugün de devam eden bir öğrenme süreci bu. Bu süreçte beni etkileyen, görmeyi öğrenirken kendimi borçlu hissettiğim çok sayıda kişi var. Sonra yaşadığım kentler, içine girdiğim kültürler, coğrafyalar var. Stockholm, Niğde, Adana, İstanbul... Birini hayatımdan çıkarsam, bugün olduğum kişi olamam belki... Ve seyahat ettiğim, beni çok etkileyen farklı coğrafyalar, kentler var.

Saydığınız kentlerle nasıl kesişti yollarınız?

F.İ.: Babam Adanalı, annem Niğdeli. Doğumuma bir iki ay kala babam çalışmak üzere Stockholm’e, annem de doğum için Niğde’ye baba evine gidiyor. Bir yaşıma gelince biz de annemle onun yanına gidiyoruz. Çocukluğumum altı yılı, çocukların el üstünde tutulduğu İsveç’te geçti. Kardeşlerim orada doğdu. Stockholm’ün bir çocuğun hayal dünyasını zenginleştiren kendine has atmosferinin, yaşamımın sonraki evrelerini de şekillendirdiğini düşünüyorum. Ben okul çağıma geldiğimde babam “çocuklarım Türkiye’de okusun” diye bizi Niğde’ye gönderdi. İlkokula Niğde’de başladım. Niğde, benim için meyve bahçelerinde geçen mutlu yaz tatilleri ve akrabamız olan Foto Ünal’da geçirdiğim saatler anlamına geliyordu. Girdiğim ilk laboratuvar, ilk karanlık oda, ilk stüdyo ona aittir. Onun sayesinde çok güzel çocukluk fotoğraflarım da oldu. Babam bir yıl sonra ülkeye dönünce de Adana’ya taşındık.

İlkokuldan sonra, gergin siyasi ortam yüzünden devlet okuluna değil özel bir okul olan Adana Koleji’ne gönderildim. Fotoğrafa bilinçli bir şekilde yaklaşmaya ise lise yıllarımda başladım. Müdür yardımcımızın basın yayın mezunu olan kızı Leyla Küstü, fotoğrafçılık dersleri veriyordu. O dönemde Adana Fotoğraf Amatörleri Derneği (AFAD) de hayatıma girdi.

Daha sonra, Çukurova Üniversitesi’nde öğrenci olduğum yıllarda bir iki arkadaşımla birlikte SanArt adını verdiğimiz bir ajans kurduk ve profesyonel olarak fotoğraf çekmeye, hayatımı kazanmaya o dönemde başladım. AFAD’da eğitim de veriyordum. Ancak bütün bunlar yeterli gelmemeye başlayınca, İstanbul’a gitmeye karar verdim. 1989’da Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’na girdim. İlk yıl, Güneş Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Metin Münir, okulda bir seminer verdi.

Seminer sonrasında Metin Bey’in yanına gittim. Güneş gazetesi, o yıllarda fotoğraf editörlüğü olan tek gazete idi ve çok iyi bir ekip kurulmuştu. Ben de öğrenciliğin yanı sıra Güneş gazetesinde fotoğraf muhabiri olarak çalışmaya başladım.

Gazeletecilikten reklamcılık dünyasına nasıl geçtiniz?

F.İ.: Güneş gazetesindeki önemli kazanımlarımdan biri de fotoğraflarla seriler yapmaktı. Slayt gösterilerimin her birinde bir hikaye anlatmayı seviyordum. Multivizyon, o dönem (1992-93) çok revaçta olan bir tanıtım yöntemiydi. İltek firması ve Manajans’ta yetişmiş yöneticisi Ali Üstündağ bu alanda çok iyiydi. İltek’te çalışmaya başladım ve gece gündüz çalışarak iki yıl geçirdim. Multivizyon tekniğinde bir işin hem fotoğrafçısı, hem yönetmeni, hem prodüktörü, hem de yazarı olabiliyordunuz. Bu nedenle, reklamcılık okulumun İltek olduğunu düşünüyorum. Sonrasında da reklam fotoğrafçılığı yapmak üzere, Ütopya adını verdiğimiz bir şirket kurduk Cihangir’de. Reklam dünyasında ses getiren, pek çok ödüllü işi Ütopya çatısı altında yaptık.

Eşiniz Hüsniye Ünal ile nasıl tanıştınız ve evlendiniz?

F.İ.: Hüsniye ile 1991 yılında Ankara’da tanıştık. AFSAD’da bir söyleşi vardı ve Hüsniye de AFSAD yönetim kurulunda görevliydi. Uzun süren bir arkadaşlığımız oldu. Sonra Hüsniye İstanbul’a geldi, prodüktör olarak çalışmaya başladı. İstanbul’daki yoğun iş hayatında bir türlü fırsat bulup evlenemedik. Sonunda, o dönemde New York konsolosu olan arkadaşımız Mehmet Ezen, “Hadi ben sizi New York’ta evlendireyim” dedi. Böylece 2000 yılında New York’ta evlendik. 2005 yılında da kızımız Naz’ın doğumuyla yeni bir döneme girdik.

Cihangir gibi metropol ritmine sahip bir mahalleden ayrılmaya nasıl karar verdiniz?

H.Ü.İ.: Naz doğmadan önce, Cihangir çok hayatın merkezinde ve bize konfor alanı yaratan bir yerdi. Fethi’nin işyeri ile evimiz arasında iki sokak vardı, benim çalıştığım ajans da Bomonti’deydi, ulaşımı kolaydı. En önemlisi kendiliğinden gelişen bir sosyallik vardı. Her cuma saat 16:00’dan itibaren Ütopya’ya İstanbul’un farklı noktalarından, farklı şehirlerden arkadaşlarımız gelmeye başlardı ve müzik açılır, ortam kulüp havasına bürünürdü. Mutlaka bir program olurdu. Ancak, Cihangir’de çocuk büyütmenin hiç kolay olmayacağı ilk günden belli oldu. Sadece bir tane park vardı, o da zaten otopark inşaatı için kapatıldı. Pusetle gezmemiz, temiz hava alabileceğimiz bir yere ulaşmamız çok zordu. Şehirden kaçabileceğimiz, doğayla bağımızı güçlendireceğimiz ama işle bağımızı da zayıflatmayacak neresi olabilir diye bakmaya başladık.

Hayatınız nasıl değişti?

F.İ.: Zekeriyaköy’ü ve evimizi hemen benimsedik. Başında, iş için Hüsniye Bomonti’ye, ben de Cihangir’e gitmeye devam ettik. Metro Hacıosman’a gelmemişti henüz, 4. Levent’te bitiyordu. Hüsniye 2009’da işten ayrıldı. O sırada P Blok’un hazırlıklarına başladık. 2010 yılında, İstanbul’da iş dünyasının kalbinin attığı ve Zekeriyaköy’e en yakın mahallelerden biri olan Maslak’ta P Blok platformunu kurduk. Hedefimiz, fotoğrafçı, ajans ve markalara, stüdyo, prodüksiyon ve post prodüksiyon hizmetleri veren bir platform oluşturmaktı. Hemen ardından da Hacıosman metro durağı açıldı. İki yıl sonra da Çayırbaşı tüneli devreye girdi. Özellikle Zekeriyaköy-Maslak hattında trafikle ilgili bir sorun yaşamıyoruz.

H.Ü.İ.: Sosyalleşme konusunda da sıkıntı çekmedik, çünkü Fethi her zaman çok sosyal, çok meraklı, çok hareketli, kolay iletişim kurabilen bir insandır. Fethi ile olduğunuzda, sosyalleşme için ekstra çaba sarf etmeniz gerekmez. Daha taşınmadan, burada yaşayan arkadaşlarımıza gitmeye başladık ve kısa zamanda çocukların da aynı yaşta olduğu, çok iyi anlaştığımız, birlikte seyahatlere çıktığımız, çocuklarımızı rahatlıkla emanet edebildiğimiz komşularımız oldu. Ani bir iş çıktığında, bir komşumuzu arayıp, rahatlıkla “Naz’ı size bırakacağız” diyebiliyorduk. Bu konforu kent yaşamında bulmanız çok zor.

Zekeriyaköy bölgesinin, doğa, temiz hava ve güvenli komşuluk ortamı dışında özellikle çocuklu yaşamınıza kattığı farklı kazanımlar da var mı?

F.İ.: Evimize 15 dakika uzaklıktaki Bahçeköy’de yer alan Açı Okulları, kızımızın ritmik jimnastik hocası Yana Orlakis’in bu çevrede yaşaması ve piyano dersleri aldığı Evrim Demirel ve onun Zekeriyaköy’de kurduğu EDMA Müzik Akademisi, bize bu çevrenin getirdiği en önemli kazanımlar oldu.

H.Ü.İ.: Evrim, Övül ve Mustafa Avkıran’ın Garaj İstanbul ekibindeydi. Caz piyanistidir. Övül, Naz’a piyano dersleri aldırmak istediğimizden söz edince Evrim’i önerdi. Evrim, kısa zamanda aileden biri haline geldi. Mahalledeki arkadaşlarımızın çocuklarına da ders vermeye başlayınca, haftanın 3-4 gününü Zekeriyaköy’de geçirir oldu. Sonunda da baskılarımıza dayanamayarak önce burada bir okul açtı, sonra evlendi ve Zekeriyaköy’e yerleşti. Biz de bu arada çocukları EDMA’da beklerken geçirdiğimiz zamanı değerlendirelim dedik ve annelerle bir mahalle korosu kurduk. İki yıl kadar devam etti, çok da keyif aldık. Çocukların yıl sonu gösterilerinde de sahne aldık. Şimdi de bir grup oluşturabilirsek, koroyu yeniden canlandırmayı istiyoruz.

Zekeriyaköy'de yaşamak size hayata dair yeni bir farkındalık kazandırdı mı?

H.Ü.İ.: Kendi adıma, Zekeriyaköy’e gelince, doğayla çok kopuk bir hayat yaşadığımızı fark ettim. Bu çevredeki ağaçları, kuşları, çevremizi saran canlıları tanımaya başladık, onlarla bir bütün olduğumuzu burada daha fazla idrak ettik. Mevsimleri, mevsim geçişlerini artık günü gününe hissederek yaşıyoruz. Evin önceki sahipleri Birsen Hanım ve Bülban Bey çok özel insanlardı. Birsen Hanım şöyle derdi: “Deniz manzarasına, olması gerektiğinden çok fazla önem atfedilir. Denize bakarsınız, bir süre sonra görmez olursunuz. Ağaç ise yaşar, gelişir, size her gün yeni bir şey sunar, görmekten hiç sıkılmazsınız.” Bu sözlerin ne kadar doğru olduğunu yaşayarak gördük.

F.İ.: Görmeye dair bir farkındalıktan söz ediyoruz yine. Örneğin, bahçeye bir sekoya ağacı dikmişler. O ağacın bizimle birlikte yaşadığını görmek hepimize mutluluk veriyor. Eski sahipleri evi devrederken, bahçedeki tüm ağaçları, kış bahçesindeki tüm bitkileri uzun uzun tanıttılar, onlara nasıl bakmamız gerektiğini tek tek anlattılar. Biz de satır satır yazdık unutmamak için. Şimdi o ağaçların, bitkilerin her birini mevsim mevsim takip ederken, Naz’ın büyümesini izlerken duyduğumuza benzer bir heyecanı yaşıyoruz.

Fotoğrafta, Belçika’da düzenlenen Brussel Cup-2016 Ritmik Jimnastik Şampiyonası’nda kazandığı “2005” yaş grubu ikincilik kupası ile görülen Naz, Açı Okulları Bahçeköy yerleşkesinde öğrenci. Çok küçük yaşlardan bu yana, kendisi de Zekeriyaköy’de yaşayan ritmik jimnastik antrenörü Yana Orlakis’le çalışıyor.


“Zekeriyaköy’e gelince, doğayla çok kopuk bir hayat yaşadığımızı fark ettik. Ağaçları, kuşları, çevremizi saran canlıları tanımaya başladık, onlarla bir bütün olduğumuzu idrak ettik.”

SANAL TUR
İLETİŞİM
FORMU

X

Ormanada hakkında daha detaylı bilgi almak için formu doldurun

BAŞA DÖN

Eczacıbaşı Gayrimenkul Geliştirme ve Yatırım A.Ş’nin Ormanada veya diğer ürün ve hizmetleri ile ilgili kampanyaları, fırsatları ve tanıtımları hakkında; SMS, e-posta ve diğer iletişim araçlarıyla bilgi sahibi olmak isterim.

Eczacıbaşı Gayrimenkul Geliştirme ve Yatırım A.Ş Kişisel Verilerin Korunması Ve İşlenmesi Politikası hakkında bilgi sahibi olmak için tıklayın.